|
Pedagog
Ayten Kılıçarslan ile Türk
Kadını
üzerine söyleşi
"Bir kere kadın, fıtratı gereği üretken, paylaşımcı
ve fedakarlığa hazırdır. Kadın toplumu değiştiren en
dinamik ferttir aslında."
Kadının
dinamizmi sayesinde aile gelişir, sürekli değişime uğrar,
büyür ve bayındırlaşır.
"Avrupa’da yaşayan Türk kadını kendine ait ve
paylaşabileceği, “benim” dediği nelere sahip?"
"Avrupa’da yaşayan Türk insanı adeta bir konserve
kutusu gibi geldikleri yıllarda ne iseler çok az bir değişiklik
geçirerek öylece kalmışlar."
"Zorla
evliliklerin arkasında genellikle bir kadın, teyze,
anne v.b. vardır."
"Dernek ve camileri sil baştan yapıp reforme etmek
lazım."
"Kafası boş, ruhu hastalıklı, vücudu
sağlam olmayan toplumdan kimseye hayır gelmez. Çalışıp
çabalayıp zengin olmakla, erkekler kocalık
vazifelerini yaptıklarını zannetmesinler."
"El ele vermenin edebiyatını yapmasınlar;
gerçekten ciddiye alsınlar"
"Tartışılması gereken, bir din
olarak İslam değil, İslam adına ahkam
kesen Müslümanlar."
"Adam sakala sünnet deyip sahip çıktığı
kadar Peygamber Efendimizin mutfakta eşine yardım
edişine sahip çıkmıyor."
"İçinde yaşadığımız
toplumdan korkmamak ve dünyamızı genişletmek,
gelişmeye hazır olmak lazım."

Mahmut Aşkar: Müsade
ederseniz, önce sizi yine sizin ağzınızdan
okuyucularımıza tanıttıktan sonra
sohbetimizi derinleştirelim?
Ayten Kılıçarslan: 1965 Almanya doğumluyum. Babam’ın adı
Ahmet, annemin adı Hayriye. Annem, Almanya’ya yalnız
olarak ilk gelen kadın işçilerden. Pek çok
ikinci nesil gibi, ben de çok küçük yaşta Türkiye’ye
gönderildim. Dedem ve babaannemin yanında önce Uşak,
daha sonra İzmir’de büyüdüm. Henüz lise öğrencisiyken,
16 yaşımı doldurmadan tekrar Almanya’ya
annemin yanına geldim. Yani her iki ülkede sosyalleşme
fırsatı yakalayanlardanım. Çeşitli
okullara ve kurslara katıldıktan sonra lise öğrenimimi
tamamladım. Bu arada sivil kitle kuruluşlarında
çeşitli kademelerde, özellikle kadınlara yönelik
çalışmalarda bulundum. Eskişehir Anadolu Üniversitesi
Açıköğretim Fakültesi Batı Avrupa
Programları İktisat Bölümü’nü bitirdikten
sonra, Köln Üniversitesi’nde pedagoji bölümünden
mezun oldum. 1999 ve 2001 yılları arasında
Essen Üniversitesi Yabancı Dil Bölümünde öğretim
görevlisi olarak çalıştım ve 1999 yılından
bu yana “Köln Müslüman Kadınlar Eğitim ve
Buluşma Merkezi”nde çeşitli projelerde görev
aldım. Almanca kısaltılmış adı
“BFmF e.V.” olan merkez bünyesinde yöneticilik
ve Göçmen İlk Danışmanlığı görevini
yürütüyorum. Diğer taraftan da sosyoloji bölümünde
doktoramı yapmaya çalışıyorum. Evli ve
üç çocuk annesiyim.
Mahmut
Aşkar: Almanya Türk cemiyet hayatında uzun yıllardan
beri aktif bir Türk kadını olarak sizi biliyorum.
Şu anda görev yaptığınız kuruluş
ve çalışmalarınız hakkında biraz
bilgi verebilir misiniz?
Ayten Kılıçarslan: Köln Müslüman Kadınlar Eğitim ve Buluşma
Merkezi, kuruluşu 1996 yılında gerçekleşmiş
bir sivil kadın kuruluşu. Diğer sivil toplum
kuruluşlarında olduğu gibi ihtiyaçtan doğmuş
bir örgütlenme. Türk sivil kitle örgütleriyle karşılaştırıldığında
önemli bazı farklılıklar ortaya çıkıyor.
Bunlardan en önemlisi çok kültürlü bir altyapıya
sahip olması. Diğer bir farkı, kurucularının,
yönetim kurulunun ve çalışanlarının
kadınlardan oluşması. BFmF e.V., 1998 yılında
Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Eğitim Yasası’nın
23. maddesine göre resmen tanınan “Köln Müslüman
Kadın Eğitim Merkezi”ni ve yine aynı
yasanın 15. maddesi uyarınca yine Almanya’nın
ilk resmen tanınan ve adında “İslam”
kavramı bulunan aile eğitim kuruluşu “Köln
Müslüman Aile Eğitim Merkezi”ni bünyesinde
bulunduruyor. Yıllardır 15 yaş üzerindeki
hanımları orta dereceli okul diplomasına kavuşturuyoruz,
dil öğretiyoruz, bilgisayar eğitimi veriyoruz,
Almanlara ve Müslüman göçmenlere İslam’ı
anlatıyoruz, sosyal, psikolojik ve pedagojik danışmanlık
yapıyoruz. Faaliyetlerimiz birinci derecede kadınlara,
çocuklarına ve genç kızlara yönelik iken,
şimdi buna 2004 yılında erkekler de eklendi,
zira aile eğitimi yapıyoruz. Bu da aileyi bir bütün
olarak kucaklamak anlamı taşıyor. Kurslarımıza
paralel olarak kadınların çocukları da bakılıyor.
Yürüttüğümüz projeler sayesinde 25 kişiye iş
sahası açtık. Alman toplumuyla göçmenler arasında
köprü vazifesi görmeye çalışıyoruz.
Biliyorsunuz, sivil kitle örgütlenmelerinde kadınların
pek adı yoktur. Olduğunda da ya yönetimde kadın
bulunmaz, ya da bulunsa da kendilerine kadınlara yönelik
çalışma yapma görevi verilir. Kadınlar
genellikle derneklerde sadece bir “kol”dur veya
“misafir”dir. Yakından tanıdığım
çatı kuruluşlarından sağ cenahta bir
tek ATİB’de akademisyenlerden ve diyalog çalışmalarından
sorumlu birim genç hanımlar tarafından yönetiliyor.
Orada da kadınlara yönelik çalışmalar olması
gerektiği seviyede değil. Diğer bütün
kuruluşlarda ya kadının adı yok, ya da
kadınlar kadınlardan sorumlu, onlardan da diğer
erkek yöneticiler sorumlu.
BFmF’in yönetim kurulu ise sadece kadınlardan oluşuyor.
Aramıza erkekleri alma niyetinde değiliz. Bunun
sebebi siyasi bağımsızlığımızı
koruma arzumuz. Zira erkeklerin siyasi eğilimleri biraz
ağır basıyor. Ayrıca erkekler daha çabuk
sahiplenme duygusuyla hareket ediyorlar. Hal böyle olunca
başarılı bir kuruluş olarak birilerinin
ele geçirmesi arzularıyla uğraşmak zorunda
kalmamız kaçınılmaz olur. Avrupa’da bunun
oldukça fazla örneği yaşandı. Başarılı
çalışma yapan veya binasını satın
alan cami ve dernekler genellikle siyasi gurupların mücadele
alanına döndüler ve neticede kuruluş gayesinin
tamamen tersine, bazı çatı örgütlerine bağlanıverdiler.
Her siyasi bölünme ve kopma, dernekleri tartışma
ortamına çekiyor ve hizmeti ikinci plana itiyor. Bizim
bu ilkemiz sayesinde merkezimizin herhangi bir grup tarafından
ele geçirme çabalarına sahne olması önlenmiş
oluyor. Böylece farklı dünya görüşlerine
mensup, fakat ortak paydada buluşan kadınların
eğitim, danışmanlık ve buluşma
ortamı sağlanmış ve korunmuş oluyor.
Ayrıca, merkezimizin bir bölümüne erkekler izinsiz
giremiyorlar. Bu da hanımlara, özellikle de tesettürlü
hanımlara ayrı bir rahatlama sağlıyor.
Aramızda her dünya görüşünden insan var. Bu
bizi rahatsız etmiyor; bilakis zenginlik katıyor.
Biz profesyonel çalışıyoruz. Aramızda yüksek
okul mezunu farklı alanlarda uzmanlaşmış
17 kadın var. Buna ek olarak BFmF’in tüzüğünde
yönetim kurulunda en az üç etnik kökenin temsil edileceği
yer alıyor. Böylece “çok kültürlülük”
prensibi de korunmuş oluyor. Kısaca belirtmek
gerekirse, BFmF, hizmetlerini aile fertlerinin tamamına
yayan katıksız bir kadın kuruluşu.
Mahmut
Aşkar: Bilhassa gurbetteki Türk kadınının
meselesine bir erkek olarak bizim bakış açımızla
onlardan biri olarak sizin yaklaşımınız
daha farklı ve objektif olur kanaatindeyim. Şahsen,
Batı Avrupa Türkleri’nin nesiller değiştikçe
kadın endeksli problemlerinin gittikçe her an
patlamaya hazır bir bomba haline geldiğini düşünüyorum.
Benimle aynı kanaati paylaşıyor musunuz? Bekârı
ve evlisiyle gurbet kadınlarımızın belli
başlı sıkıntıları nelerdir?
Ayten Kılıçarslan: İyi ki soruyu belli başlı ve gurbet kadınlarının
sıkıntıları şeklinde sınırladınız.
Yoksa anlatmakla bitmez kabilinden uzun uzun konuşmamız
gerekecekti. Bir kere ben meseleye sadece ezilmişlik açısından
bakmaktan hoşlanmıyorum. Ancak kadın olarak,
göçmen olarak, Müslüman olarak ve dış görünüşünüzdeki
farklılık sebebiyle en az dört kere dışlanıyor
ve baskı görüyorsunuz.
Bu saydıklarım siyasi manada da, sosyal manada da
geçerli. İçinde yaşadığınız
toplum size bu dört sebepten dolayı zaten aptal bir
zavallı gözüyle bakıyor. Kalifiye eleman da
olsanız farklılığınız dış
görünüşünüze yansıyorsa meslek edinmekte, iş
bulmakta hatta hakkınız olanı almakta
engelleniyorsunuz. Türk işadamları dahi kalifiye
de olsa başörtülü Türk kadını tercih
etmiyor. Buna Türkiye’de başörtülülere yönelik
tartışmaların Avrupa’ya taşınması
da eklenince, tam bir dışlanmayla karşı
karşıya kalıyorsunuz. Acı olan, bu
durumun Türk kökenli bazı kadın politikacılar
eliyle körüklenmesi.
Bir kere kadın, fıtratı gereği üretken, paylaşımcı
ve fedakarlığa hazırdır. Kadın
toplumu değiştiren en dinamik ferttir aslında.
Çünkü kadının dinamizmi sayesinde aile gelişir,
sürekli değişime uğrar, büyür ve bayındırlaşır.
“Yuvayı dişi kuş yapar” tabiri kuşlara
bakılıp söylenmiş alelade bir söylem değil.
Ancak diğer taraftan da kadının değişimi
ateşlemesi, gelişmeyi ve dinamizmi sağlaması,
onun biraz tutumlu ve tutucu olmasını da mecburi kılıyor.
Zira gelenekleri ayakta tutan kadın. Bütün gelenekler
kadının talebi değilse de, kabulü ile ayakta
durabilmektedir. Bunlara değişmesi gereken, hatta
birinci derecede kadına zarar veren gelenekler de dahil.
Mesela zorla evliliklerin arkasında genellikle bir kadın,
teyze, anne v.b. vardır. Tabii bu gelenekçilik anlayışının
arkasında yatan, kadının topluma karşı
kendi statüsünü koruma isteği v.s. olabilir. Çünkü
çevredekiler gelenekleri koruma adına atılan adımları
sorgulamazlar. Bu da ayrı bir tartışma konusu.
Ben sadece bir tesbitte bulunmak istiyorum.
Kadın üretkendir dedik. Avrupa’da yaşayan Türk
kadını üretime katkıda bulunabiliyor mu?
Kadın paylaşımcıdır dedik.
Avrupa’da yaşayan Türk kadını kendine ait
ve paylaşabileceği, “benim” dediği
nelere sahip? Verdiğinde karşılığında
birşey bulabiliyor mu? Yani ürettiği ve paylaştığı
kendisine fayda olarak, sevgi olarak, saygı olarak,
statü olarak, kabul olarak, hatta gelir olarak geri dönebiliyor
mu?
Kadın fedakarlığa hazırdır dedik.
Tek taraflı bir fedakarlıktan söz ediliyorsa, bu
fedakarlığın sınırına oldukça
çabuk ulaşılır. Avrupa’da yaşayan Türk
kadınının fedakarlığı karşılıklı
mı, yoksa daha ziyade kendisinden evde olması, çocuklarına
bakması, erkeğin başarılı olmasını
sağlaması, eşinin evde arkasında olması,
kısaca her işi üstlenmesi ve hatta tasarruf
etmesi v.s. isteniyor ve onun ihtiyacı olan sosyal çevreyi
ve sosyal hayatı sağlayamayan kişiler onunla
en az kahve veya dernekteki arkadaşları, eve davet
ettikleri misafirlerine gösterdikleri kadar ilgiyi dahi
esirgiyor ve bunun farkında olmadan hâlâ istemeye
devam mı ediyorlar?
İşte gurbet kadınının meselesi bu
sorulara verilen olumsuz cevaplarla birebir ilgili.
Kadın olarak, ailesinin ve kendisinin konuşma,
dertleşme, değiştirme, dönüştürme, üretme
ve “benim” diyerek sahiplenme ve sahiplendiğini
paylaşabilme imkanı bulamayan kadınlar,
bunaldıkça bunalıyor ve patlamaya hazır
birer bomba haline geliyorlar. Hele hele getto dışında
yaşayarak yalnızlıkları daha da artan ve
gidebilecekleri, dertleşebilecekleri, konuşabilecekleri,
üretebilecekleri, kendilerini geliştirerek paylaşabilecekleri
bir ortam bulamayan kadınlar, başta psikolojik ve
psikosomatik rahatsızlıklar olmak üzere beslenme
v.s. gibi etkenler de eklenince fiziki bozukluklara, hastalık
ve dertlere sahip oluyorlar. Kadınların gelişmesine
yardım edecek, komşu ve akraba çevresinin boşluğunu
dolduracak dernekleşmeler maalesef henüz tam olarak
gerçekleşebilmiş değil. Tabii ki mesele
dernekleşme olsa da, kendiliğinden çözülecek değil.
Özellikle kadın için her şey olan eşlerin,
kadını bu yönleriyle farketmemeleri, kadınla
konuşmamaları, üretmeleri ve benim
diyebilecekleri varlıklara sahip olmaları için
gereken desteği vermemeleri ve sadece beklenti içinde
olmaları da bu bombanın fitili. Kısacası;
Türkiye’deki, kendisini ait hissettiği bir dünyada,
kendi dilini konuşan, kendisini anlayan insanlar arasında,
kendi çevresini özgürce oluşturabildiği o
ortamda gücüne güç katma şansına sahip güçlü
kadın, yerini burada dertli kadına bırakıyor.
Özellikle bu durum, Türkiye’den gelen gelinler açısından
çok daha vahim.
Avrupa’da yaşayan Türk insanı adeta bir
konserve kutusu gibi geldikleri yıllarda ne iseler çok
az bir değişiklik geçirerek öylece kalmışlar.
Halbuki Türkiye’den gelen gelinler, çoğu kez çok
daha gelişmiş, kendisini yetiştirmiş, çok
daha serbest hareket edebilen “birey” olabilmişler.
Avrupa’ya geldiklerinde bir anda sudan çıkmış
balığa dönüyorlar. Sosyal çevre birden daralıyor.
Arkadaşlarının sayısı aniden sıfıra
düşüyor. Aile zaten Türkiye’de kalmış.
Buradaki yeni ailenin dünyası da dört duvardan ibaret
olunca bunalıma giriyorlar. Hele hele bazı kayınvalidelerin
gelini gözü açılmasın diyerek dil öğrenmekten
yoksun bırakması, arkadaş çevresini bilerek
dar tutmaları, bunun tuzu biberi oluyor. Hele hele
delikanlı evlilik öncesi biraz yaramaz idiyse, yaptıklarını
gelin hanım duymasın diye özellikle herkesle görüştürmemeye
çalışıyorlar. Dünyalarının dar
olması, Avrupa’da kullanılan imkanların kıstlılığı
da buna eklenince, dil bilmeyen gelin hanım dört duvarın
arasına sıkışıp kalıyor. Var
olan kaabiliyetlerini geliştiremediği gibi,
yenilerini de edinemiyor, köreliyor. Eşiyle el ele
tutuşup dolaşamamak, bir çay bahçesine gidememek,
oluşması gereken ülfeti de engelliyor. Böylece
mutsuzluğa aday, üretme imkanı olmayan, paylaşacak
bir şeyi bulunmayan, gelişmesi ve geliştirmesi
mümkün olmayan bir kadın olarak potansiyel bombalara
bir yenisi daha ekleniyor.

Mahmut Aşkar: Öyleyse, neler yapmak lazım?
Ayten Kılıçarslan: Aile eğitimini başlatmak lazım. Hem aile
olmayı ve hem de birey olmayı öğrenmek lazım.
İçinde yaşadığımız toplumdan
korkmamak ve dünyamızı genişletmek, gelişmeye
hazır olmak lazım. Bunu yaparken de eriyip
gitmemek için tarihiyle, müziğiyle, edebiyatıyla,
sanatıyla kendisini bilen, kendisine güvenen bir
toplum olmak lazım. Dernek ve camileri sil baştan
yapıp reforme etmek lazım. Bizim dinimizin,
dilimizin reforma ihtiyacı yok. Ancak, artık
kafaların ve dernekçilik anlayışının
reforma ihtiyacı var. Yoksa burada hastalıklı,
sıkıntılı, sevgisiz, kalitesiz bir kuru
kalabalık olup gideceğiz. Ben kadınlarımızın
bir kadın hareketine ihtiyacı var derken, bunu kadın
hakkı adına değil, var olmak adına söylüyorum.
Var olmak için kafaca, ruhen ve bedenen sağlıklı
olmak gerekiyor. Kafası boş, ruhu hastalıklı,
vücudu sağlam olmayan toplumdan kimseye hayır
gelmez. Çalışıp çabalayıp zengin
olmakla, erkekler kocalık vazifelerini yaptıklarını
zannetmesinler. Önce eşlerini sevsinler, saygı
duysunlar, gelişmelerine destek versinler, onlara
sevgilerini göstermekten korkmasınlar, el ele vermenin
edebiyatını yapmasınlar; gerçekten ciddiye
alsınlar. Kaç göç yapıyoruz diye sosyal bir
erkekler dünyası oluşturup kadını eve
ve faaliyet adına kermeslere mahkum etmekten vazgeçsinler.
Anca beraber, kanca beraber.
Mahmut
Aşkar: Genellikle Avrupa cephesinden ve avrupaî
hayat tarzını benimseyenlerden gelen iki önemli
suçlama var: Türk erkeği “maço”dur ve İslâmiyet’te
kadın hakları yok denecek kadar azdır, iddiası
karşısındaki görüşünüz nedir?
Ayten Kılıçarslan: İslamiyet’te kadın hakları var mıdır,
şeklinde bir tartışma dahi abestir. İslam,
insan hakkını da, kadın hakkını da,
kul hakkını da bir bütün olarak yerli yerine
oturtmuştur. Kur’an’da kadın haklarına
aykırı bir tek ayet yoktur. Aslında dayak
ayeti de yoktur. Erkek din adamlarının işine
geldiği için pek çok anlama gelen “daraba”
kelimesini “dayak” şeklinde yorumlamışlar.
Aslında Kur’an’ın felsefesine uygun olarak
orada “dövün” demiyor, “yollarınızı
ayırın” diyor. İşte problem
burada düğümleniyor. Tartışılması
gereken, bir din olarak İslam değil, İslam adına
ahkam kesen Müslümanlar. Maalesef söz konusu kadın
olunca, bu ahkam kesenler de genellikle erkekler oluyor.
Genellikle diyorum, zira muhakeme etmeden erkek ulemadan
okuyup öğrendiklerini olduğu gibi başkalarına
anlatan ve savunan “kadın hocaların”
sayısı da az değil. Aliminden cahiline kadar
hocaefendiler ve diğer ulema kendilerine biçtikleri
statüyü korumak için eveleyip geveliyorlar. Kur’an söz
konusu olduğunda da, sünnet söz konusu olduğunda
da aynı sonuç. Adam sakala sünnet deyip sahip çıktığı
kadar Peygamber Efendimizin mutfakta eşine yardım
edişine sahip çıkmıyor. Zaten icma-i ümmet
ve kıyasta söz sahibi olanlar, yine geleneğin tanımlanması
erkini elinde bulunduran erkek ulema. Kadınlar
kendilerine biçilen rolü sorgulamadıkça, araştırmadıkça,
her söyleneni nas’mış gibi kabullendikçe, bu böyle
sürer gider. Adam “daraba” kavramını
neden dayak değil de yolları ayırmak, yani boşanmak
olarak yorumlasın ki? O zaman elini kime kaldıracak?
Maçoluğa gelince. Biz eğer Türk isek ve tarihimizle biraz barışık
isek, Türklerin hiç de maço olmadıklarını
görürüz. Hakan’ın yanında Hatun’u olmadan
elçi ağırlayamıyor, aldığı
kararlar geçerli olmuyor. Rütbesiz askeri Türk kadınına
musallat olursa oklanarak, yani kanı akıtılarak
öldürülüyor, başka milletten bir kadına
musallat olursa kirişle boğuluyor. Şimdiki
gibi kadına musallat olmak erkeklik alameti değil,
en ağır ceza. Şimdi toplum öyle bozuldu ki,
tecavüzcü cezalandırılacağına, mağdur,
namus cinayetine kurban gidiyor. Burada ben Türklükle de
İslamla da yakından uzaktan bir ilişki göremiyorum.
Zaten artık bu konuların tartışılma
zamanı geldi de geçiyor bile. Bunu da Alman medyasına
konu olduk diye öne sürmüyorum. Keşke Avrupalılara
maskara olmadan tartışabilseydik. Şimdi onlar
suçluyor diye savunmaya kalkmanın da bir anlamı
yok. Maalesef Avrupa’da yaşayan Türkler arasında
zorla evlilikler de zannedildiğinden fazla miktarda var,
namus cinayetlerine de rastlıyoruz; şiddete de...
Ancak orada bir parantez açmak lazım. Namus cinayeti
aslında adi bir cinayettir. Adam bu işi yapıp
adına “namusumu temziledim” deyince taraftar
buluyor ve akraba çevresinde statüsünü yitirmiyor. Onun
için aslında alakasız konularda dahi gerekçe “namus”
olup çıkıyor. Alman da aynı cinayeti işleyebiliyor,
Amerikalı da, Hollandalı da. Tabi namus tanımı
farklı olabilir, ancak burada önemli olan sahiplenme
ve kadını “mülk” gibi görme zihniyeti.
Adam karısı boşanmak isteyince cinnet geçiriyor.
Polonyalı yapınca cinnet, Türk yapınca namus.
Şiddete gelince. Kadın sığınma
yurtları tamamen ihtiyaçtan dolayı açılmış
önemli kuruluşlardır. Ve bu ihtiyaç Türk kadınlarından
dolayı doğmamıştır. Yani şiddet
her toplumda var. Kendisini biraz güçlü hisseden şiddete
başvuruyor. Gücü gücü yetene.
Diğer taraftan eğer varsa maçoluk, biraz da bizim
kadınlarımız, annelerimiz tarafından
verilen eğitimin bir parçası. Tabii, bazı
babalar da kötü örnek oluyorlar. Erkek çocuğunun
biraz “kılıbık” olarak yetiştirilmesi
lazım. Özellikle kılıbık diyorum, zira
evinde eşine yardım eden erkeğe kılıbık
ismi takılarak güya onunla dalga geçiyor, erkekliğini
sorguluyorlar. Bir erkek eşine yardım etmeyecek,
bir kadın eşine yardım etmeyecek de kime yardım
edecek? Bulaşık yıkayamayan, yemek yapamayan,
cam silemeyen, çöp atmaktan aciz erkek kendi beceriksizliğini
örtmek için diğerini kılıbıklıkla
suçluyorsa, açıkçası ben buna espiri niyetine gülemem
bile. Tabii ki her evde, her fabrikada, insan olan her yerde
iş bölümü olur. Ancak bir de “yardımcı
olmak” diye bir kavram var.
Avrupalılık adına kendi toplumunu suçlayanlar
ise Avrupalıları tanımayanlar. Bir kere
Avrupa’da kadın olmak, ikinci sınıf olmayı
kabul etmek gibidir. Feminist hareketin içinden bu kadar
fazla kadınlığını reddeden ve farklı
eğilimlere sahip kişinin çıkması biraz
da bundandır. Sınıf atlamak için kadınlar
adeta kendilerini erkek gibi olmaya zorunlu hissediyorlar.
Almanya’da, yüksek öğretim kurumlarında kürsü
sahibi kadın profesörlerin oranı genel içinde yüzde
dört (4) civarındadır. Türkiye’de başarılı
kadın saygı görür. Burada yükselmek için bir
Avrupalı kadın iki misli emek (efor) sarfetmek
zorunda. Tek fark, genel söylemde kadın karşıtı
veya kadını dışlayıcı sözler
duyamazsınız. Bu da Avrupalının
tabusudur. Söylemez, ancak düşünür.
Mahmut
Aşkar: Bir önceki sorumuzun devamı veya
tamamlayıcısı
olarak Müslüman Türk kadınıyla Batılı
kadın arasında bir değerlendirme/kıyaslama
yaptığımızda, her iki tarafın artıları
ve eksileri nelerdir?
Ayten Kılıçarslan: Müslüman kadın hakkını hukukunu Kur’an
ve sünnette bulmuş, fakat bulduklarını, yani
Yaratan’ın kendisine bahşettiklerini ve kelamında
açıkça herkese beyan ettiğini koruyamamıştır.
Çünkü mücadele etme gereği duymamış,
erkeklerin erkeksi yorumlarıyla yetinerek zaman içinde
adeta kendisine biçilen konuma razı olarak mücadele
tembeli olmuştur. Avrupalı kadın ise cadı
yakılmalarından İncil’e el sürme yasağına
kadar bir dizi mahrumiyetlerden sonra 19. y.y.da kendisine
reva görülen eziyete daha fazla katlanamayarak bu gidişe
dur deme ihtiyacı duymuş ve kanına, canına
malolan bir mücadele başlatmıştır.
Hatta bu mücadeleyi sadece politikaya ve para babalarına
karşı değil, baskıların sembolü
kiliseye karşı da vermek zorunda kalmıştır.
Avrupalı için kilisenin karşılığı
camidir. Avrupalı kadın hakkı savunucularının
İslam düşmanlığının
sebeplerinden birisi de biraz budur. Yani Müslüman kadının
şu anki konumundan dini sorumlu tutuyorlar. Tabii
ellerinde bunun için yeterli malzeme de yok değil. Aslında,
onlara bu malzemeyi Müslümanlar olarak biz veriyoruz. Bakınız;
“biz Müslümanlar” diyorum, İslam değil.
İslam dünyası denilen Müslümanların yaşadığı
coğrafyalardaki kadının durumuna bakınız.
Türkiye’deki duruma bakınız. Halk dilinde “dayak
cennetten çıkmadır” denir. Yani eğer
dayağın cennetle bir ilişkisi varsa, olsa
olsa şeytan gibi cennetten kovulmuştur. Ancak
bizde en az Avrupa’da olduğu kadar dayak yer Müslüman
kadını. Burada bir anormallik yok mu? Var!
Gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerin Müslüman kadını
genellikle üretimini ev içinde yapar. Endüstrileşmiş
Avrupa’da üretim ise ev dışında yapılır.
Bu da kadını hem dışarıda başarılı
olmaya, yani erkeklerden daha fazla gayret sarfederek işinde
başarı sağlamaya ve yükselmeye hem de evinde
üzerine düşeni yapmaya itiyor. Yani yükü ikiye
katlanan kadın birinden daha fazla feragat etmek
zorunda kalıyor. Dine göre Müslüman kadın çalışmak
zorunda değil. Çalışırsa da aldığı
ücret kendisine ait. Ancak uygulama bunun tam tersidir. Bu
da Müslüman kadını rolü ve realite arasında
tereddüte itiyor. Din çalışmak zorunda değilsin
derken, ekonomik hayat bunun tersini kadından istiyor.
Bir de buna sosyal çevrenin talepleri de eklenince kadının
psikolojisini, fizyolojisini varın siz düşünün!
Burada en önemli problem insanın ve tabii ki kadınların
da ürettikleri ve kazançları ile değerlendirilmeleri.
Kapitalist toplumda değer, varlıkla değil,
varlıklı olmakla ölçülüyor.
Bir kıyaslama da kültür hayatında yapmak lazım.
Avrupa’da yaşayan Müslüman Türk kadın ile
Avrupalı kadının sosyal hayatta üstlendiği
sorumlulukları karşılaştırınca,
Türk kadınının ailesi ve akrabaları dışında
çevre, siyaset, eğitim gibi can alıcı
noktalarda fikir beyan eden ve eylem içinde olan bir varlık
konumunda olmadığını/olamadığını
görüyoruz. Bu da onu daha az etkili ve daha az katılımcı
kılıyor. Böyle de bir çıkmazı var
gurbetteki Müslüman kadının. Sosyal çevreye karşı
dini ve ictimai sorumluluğuna rağmen...
Mahmut
Aşkar: Genç kızlarımıza, hem
annelik hem de eşine hatunluk yapan kadınlarımıza
tavsiyelerinizin yanısıra, erkeklerimize de
tavsiyeleriniz, bir kadın olarak, kadınlarımız
adına onlardan beklentileriniz nelerdir?
Ayten Kılıçarslan: Genç kızlarımız kendilerini iyi yetiştirsinler.
Hem Türk ve İslam adına ne varsa okusunlar, hem
de yaşadıkları Avrupa’yı, Avrupalı’yı
tanısınlar. Aslında bu hepimiz için geçerli.
Fakat iyi bir okul ve meslek eğitimi de şart. Kadınlarımız
bütün imkanlarını değerlendirerek kurslar
v.s. yoluyla yenilikleri öğrensin, hayata dair ne
varsa kavramaya çalışsınlar. Her şeyin
başı eğitim. Özellikle erkekler eğitime
önem versin, kulak dolgunluğuyla, gazete kültürüyle
kalmasın ve kendilerini yetiştirsinler. “Bizim
erkeğimiz, akıllı ve bilgili kadınlara
hayranlık duyup kendi kadınlarının
kendilerinden daha az bilgili olmasını isterler”,
deniyor. Bu görüş sahiplerini yanıltmalarını
dilerim. Evlilik yaparken evlenecekleri kişiyi erkekler
de kadınlar da seveceklerine ve sayacaklarına
kendi kendilerine söz versinler. Ellerine, bellerine ve
dillerine sahip olsunlar ki, erkeklere de kadınlara da
edep lazım. Ve örgütlensinler. Şimdiki örgütleri
de düzene sokup yeniden dizayn etsinler. Her şeyden
evvel, milli kültüre ve genel kültüre önem versinler.
Her iki dile de hakim olsunlar.
Mahmut
Aşkar: Turkpartner’deki en son “8 Mart Dünya
Kadınlar Günü” münasebetiyle kaleme aldığınız
yazınızda, değişim ve gelişimden söz
ediyorsunuz. Türk kadını açısından, geçmişe
kıyasla müsbet gelişme veya zihniyet olarak değişmeler
var mı?
Ayten Kılıçarslan: Müsbet gelişme tabi ki var. Her şeyden evvel, eğitim
düzeyinde artış var. Fakat aynı oranda
erkeklerin eğitim düzeyinde artış olmaması
üzücü. Zira bu, gençler eğitimli erkek bulmakta
zorluk çekecekler anlamı taşır. Eğitimsiz
bir erkek ve eğitimli kadının
beraberliklerinin hüsranla sonuçlanma ihtimali çok yüksek.
Kadınlarda eskiye oranla daha fazla merak ve dil öğrenme
isteğinin geliştiğini de gözlemliyorum.
Fakat bunların hiçbirisi yeterli seviyede değil.
Üniversiteye giden ve hâlâ kendisine ufuk çizememiş,
neden o bölümü okuduğunu bilmeyen, topluma yönelik
hiçbir ideali olmayan o kadar genç kızımız
var ki? Erkeklerde de durum bundan çok farklı değil.
Ancak, meselâ Duisburg’daki “Nisa e.V.” gibi
bazı şehirlerimizde kurulmaya başlayan kadın
dernekleri beni umutlandırıyor.
Hedef sahibi olmak çok önemli. Hedefi olmayan insan ne kadar diploma
sahibi olursa olsun, işe yaramaz. Kabul etseler de
etmeseler de kadın olmak, göçmen olmak, Türk olmak,
Müslüman olmak gibi kendi kimliklerini belirleyen bazı
ögelerin şuuruna vararak, kadınların daha
bilinçli hareket etmeleri ve dünyadaki gelişmeleri doğru
okuyarak, kendilerine hem şahıs ve hem de topluluk
olarak hedefler belirlemeleri gerekli. Bunun eksikliğini
görüyorum.
Artık “kol” olmaya razı olunmamalı.
Kadınlar kolu oluşturup kermes faaliyetleriyle
zaman geçirmek yerine, kadınlarımız
derneklerin çatı örgütlerinin genel yönetim
kurullarında genele yönelik görevler almalılar.
Kadınlar sadece Türk sivil örgütlerinde değil,
Alman siyasi partilerine de bizzat üye olarak ve aktif görevler
üstlenerek seslerini geniş kitlelere duyurmalı ve
arkalarından gelecek nesillere güç vermeli, örnek
olmalıdırlar.
Mahmut
Aşkar:
Ayten
Hanım,
bize zaman ayırarak sorularımızı cevaplandırdınız,
Turkpartner adına size teşekkür ediyorum.
|