|
Gazeteci-yazar
Şefik Kantar ile Söyleşi
Hem yaşanılan ülkelerin
hükümetleri nezdinde, hem geldiğimiz ülkenin hükümetleri
nezdinde ağırlığımız gittikçe
azalmış. Bunda, cemaatleşme sürecini gerçekleştiremeyişimizin
rolü olduğunu düşünüyorum.
Türkçe olsun, Almanca olsun ortaya ‘eser’ namına
çok az şey konmakta. İki dilliliği ne
kendimiz, ne yabancılar için bir zenginlik haline
getiremedik.
Cemiyet hayatımızdaki dağınıklık,
bünyeye zarar vermeye devam etmekte. Bir zamanlar tüm dünyanın
gıpta ettiği sağlam aile sistemimizle gerektiğinden
fazla oynanmakta ve bizler sadece seyirci durumundayız.
Ne Türkiye, ne
Avrupa siyasetinde rol alamayışımızı,
gündelik şatafatlı sözlere kanmamıza bağlıyorum.
Tabii tüm bunlar, yeni nesillerin ölçüsüz bir
‘kimlik bunalımı’ içerisine düşmesine
yol açmakta.
Türk ve Almanların
tarih sahnesindeki ilk karşılaşmaları,
Haçlı Seferleri iledir. Anadolu Selçukluları dönemindedir
Dünya politikasında zaman zaman belirleyici olmuş,
kötü zamanlarında bile dünyanın gidişatına
etki etmiş Türk ve Alman milletlerinin, tabulardan
kurtulmuş sağlıklı bir ilişki düzeyine
ulaşmaları büyüklüklerinin bir gereği
olmakla birlikte, zannedildiği gibi kolay ulaşılabilecek
bir merhale değildir.
Vatandaşlarımızın
kurduğu müstakil cemiyetlerle devlet kurumlarının
arası devamlı mesafeli olmuş; siyasi
derneklerin devlete yakınlıkları da
destekledikleri partilerin iktidarları ile sınırlı
kalmıştır.
Nasıl insanlarımız için ‘Ne Türk ne
Alman olduğu belli’ tezi geçerli ise, derneklerimiz
için de bu geçerlidir.
Derneklerimiz
hayatiyetlerini hala, Türkiye’de yetişmiş insan
ve beyin gücünün kazandırdığı ivme
ile sürdürmektedirler.
Cemiyetlerimizin diğer bir zafiyeti, kaba tabirle
‘Almanlara yaranma’ zihniyetiyle hareket etmeleridir.
Alman hükümetleri
sistemli olarak Türkçe’ye karşı kampanyalar yürütmektedirler.
Almanca öğrenimi bahanesi ardına sığınılarak,
adeta Türkçe’ye karşı bir savaş yürütülmektedir.
Mahmut
Aşkar:
Bizde
adettir, önce bir selam verilir, arkasından ‘Hemşehrim
memleket nere?’ sorusuyla sohbete yumuşak bir giriş
yapılarak, adamın yedi sülalesi hakkında
sondajlama yapılır. Ben o kadar insafsız
olmayarak, Şefik Kantar’ın takdimini kendisine bırakıyorum.
Şefik
Kantar:
Aleyküm Selam. Memleket Rize. 1957 doğumluyum. 7
yaşında Ankara’ya geldim. 1979 yılının
24 Mart’ına, yani Almanya’ya gelene kadar da orada
yaşadım. 25 Mart 1979 yılından beridir
de Köln’de yaşamaktayım. Daha Türkiye’de
iken bulaştığım basın dünyasından
burada da kurtulamadım. 1974-75 yıllarında
‘Büyük Türkiye’ye HASRET’ gazetesini çıkarmakla
başlayan uğraşım, 1989 yılından
bu yana ‘İntertürk’ macerası ile devam
etmekte. Ayrıca Türkçe televizyonlar için çeşitli
programlar üretmekteyim. Evli ve 3 çocuk babasıyım.
Mahmut
Aşkar:
Almanya’nın
en eski yerel gazetelerinden biri olan ‘İntertürk’ün
sahibisiniz. Böyle bir teşebbüsün perde arkasını
bize anlatır mısınız?
Şefik
Kantar:
Basına bulaştınız mı kurtulmak
zordur. Bazı değişik teşebbüslerden
sonra, kendime en uygun iş olarak yine gazeteciliği
görmemden dolayı, mahalli bir gazete çıkarmaya
karar verdim. Hemen herkes, ‘yürümez’ diyerek karşı
çıktı. Buna rağmen kararımdan dönmedim.
Gayem, Almanya’da Türkçe mahalli basının daha
da güçlenmesi için bir şeyler yapabilmekti. Bunda da
belli ölçüde başarılı olduğumuzu
zannediyorum.
Avrupa’da mahalli basının önemli bir yer tutmasına
karşılık, bizde daha ziyade genele yayın
yapan ve her nedense ‘ulusal basın’ diye adlandırılan
basın - yayın
ön planda görünmekte. Hiç olmazsa Almanya’da, Türkçe
mahalli basının belli bir yere gelmesi için sarf
ettiğimiz gayretlerin bir ölçüde başarıya
ulaştığını söyleyebiliriz. Bugün
baktığımızda, Almanya’nın hemen
her köşesinde gazete, dergi şeklinde, o bölgede
yaşamakta olan Türkçe okuyucularına hitap eden
bir yayın organı mutlaka vardır.
Almanya’daki mahalli Türkçe basın, bu seviyeye sanıldığının
aksine, burada faaliyet gösteren güçlü Türk işadamları
ve firmalarının desteği ile değil; daha
ziyade bakkal, döner büfesi, lokanta gibi küçük çaplı
işletmelerin desteği ile geldi ve varlığını
hala onların desteği ile sürdürmekte.
Mahmut
Aşkar:
Gazeteci; içinde yaşadığı toplumun
nabzını tutabilen bir özelliğe sahip insandır.
Geçmişe kıyasla Batı Avrupa Türkü’nün
gelmiş olduğu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Sosyal yapılanmamız, aile yapımız ve
hayat tarzımızdaki değişiklikler/değişimler?
Şefik
Kantar:
Konunun elbette pozitif ve negatif yönleri var. Türkiye
içerisinde, köyünden kalkıp İstanbul’a gelen
bir kişinin hayatında olumlu ve olumsuz anlamda çeşitli
değişiklikler olabileceği gibi; Türkiye’den
kalkıp Almanya’ya gelenlerin hayatlarında da çeşitli
gelişmelerin, değişmelerin olması kaçınılmazdır.
Ancak değerlendirmeyi yaparken hangi alanlarda ve hangi
kriterlere göre yapmalıyız. Can alıcı
nokta burasıdır. Eğer ölçüyü, para kazanıp
maddi olarak güçlenmek şeklinde alırsanız,
manzara olumludur. Ama bu paraların nerelerde heder
olduğu noktasından bir yaklaşım
sergilerseniz, manzara olumsuzdur.
Avrupa’nın hayat ve düşünce yapısına
uygun olarak, bireysel başarıları ön plana
alır, bununla yetinirseniz; bir önemli işadamı,
bir sanatçı, bir yazar sizi tatmin edebilir. Bir mühendis,
bir mimar, bir ilim adamı çıkarmış
olmamız yeterlidir. Ancak konuyu, Avrupa’da yaşayan
tüm insanlarımıza teşmil ederseniz, durum değişir.
Fazla detaylara girmeden, ortalama bir değerlendirme
yaptığımızda, ben bu güne kadar yaşananları
Türkiye ve Türk insanı için genellikle müsbet değerlendiriyorum.
Ancak, bu müsbet durumun devamı konusunda herkes gibi
tereddütlerim var. Nerede müsbet görüyorsunuz, derseniz…
Bilhassa Türkiye’nin kalkınmasında, gelişmesinde,
dünyaya açılmasında Avrupa’da yaşayan
insanlarımızın büyük emek ve katkısı
vardır. Sadece teybi, televizyonu, videoyu değil,
günlük hayatta kullanılan buz dolabından çamaşır
makinesine bir çok kolaylaştırıcı
unsuru Türk insanının hayatına yurt dışında
yaşayan insanlarımız soktu, yaygınlaştırdı.
Bölgesel, yöresel yapılan yatırımlarla, ev,
arsa, tarla alımlarıyla her yıl büyük ölçüde
Türkiye’ye, Türk insanına para akıtılması
sağlandı. Devletin, yıllarca en önemli döviz
girdisi, işçi dövizleri oldu. Kasabalara, ufak şehirlere
fabrikalar, atölyeler yurt dışındaki işçilerin
iştirakleri ile kuruldu. Bugün, bu işletmelerin
gurbetçilerimizin elinden çıkmış olduğu
bir gerçektir; ancak bu kanalla Türkiye’ye akıtılan
paranın büyük miktarlara ulaştığı
bir gerçektir.
Sosyal ve siyasi alanda Avrupa’daki insanlarımızın
görüp yaşadıklarını Türkiye’ye
aktarmaları, Türkiye’ye büyük mesafeler aldırmıştır.
Almanya’da ve Avrupa’daki Türk varlığı
olarak durumumuzun ne olduğu konusuna gelince; pek
olumlu şeyler söylemek mümkün değil bence. Hala
ne Türk, ne Müslüman olarak bir tanınmamışlık
söz konusu. Neden? Tanınmamızı gerektirecek
adımlar atılamamış, atılan adımlar
da Alman ve Avrupalılar tarafından görmezden
gelinmiş, kabul görmemiş.
Hem yaşanılan
ülkelerin hükümetleri nezdinde, hem geldiğimiz ülkenin
hükümetleri nezdinde ağırlığımız
gittikçe azalmış. Bunda, cemaatleşme sürecini
gerçekleştiremeyişimizin rolü olduğunu düşünüyorum.
Cemaatleşmeden, çokça bahsedildiği gibi ‘bütünleşmiş
olma’yı da anlamıyorum. Sayısı 4,5
milyonu bulan bir kitlede, herkesin aynı düşünce,
inanç ve gayede olmasını bekleyemeyiz. ‘Asgari
müşterek’lerimiz de artık çeşitlilik gösteriyor.
Ama, ne olursa olsun kökeni Türkiye, etnik aidiyeti büyük
ölçüde Türk, inanç olarak İslam dairesinde bir
kitleyiz. Nasıl olursak olalım, ‘yabancı’yız,
‘Türk’üz ve ‘İslam’ız. Avrupa, bizi değerlendirirken,
dinsiz de olsak, bu kimliğimizle değerlendiriyor.
Türklüğümüz Kürtlüğümüz, Sünniliğimiz
Aleviliğimiz; bize bir hakkımızı
vermek istemediği, genellikle siyasi olarak köşeye
sıkıştırmak istediği zaman ön
plana çıkıyor. Bazımız ‘iyi Kızılderili’
bazımız ‘kötü Kızılderili’ rolünden
çıktığımızda, durumumuzun daha
iyileşeceğini tahmin ediyorum.

Mahmut
Aşkar:
Türk azınlığın size göre öncelikli
meseleleri nelerdir?
Şefik
Kantar:
En önemli mesele bence eğitimdir. Toplumumuz arasında
eğitim seviyesi düşüktür. Buna bağlı
olarak kültürel bir güç, entelektüel bir güç, sözü
dinlenen bir güç haline gelemiyoruz. Ekonomik alanda, sayısal
bakımdan bir güç görüntüsü verilmesine rağmen;
henüz temellerine oturmamış ve tam anlamıyla
bir entegrasyon sağlanamadığından, yaptırım
gücümüz pek zayıf. Sanatsal faaliyetlerimiz de kısır.
Bir yandan ‘Anadolu’dan getirdiklerimizi’ terk etme eğilimi,
diğer yandan yerine daha güzelini ve ‘bize göre
olanını’ bulamama keyfiyetiyle karşı
karşıyayız. Türkçe
olsun, Almanca olsun ortaya ‘eser’ namına çok az
şey konmakta. İki dilliliği ne kendimiz, ne
yabancılar için bir zenginlik haline getiremedik.
Cemiyet hayatımızdaki
dağınıklık, bünyeye zarar vermeye devam
etmekte. Bir zamanlar tüm dünyanın gıpta ettiği
sağlam aile sistemimizle gerektiğinden fazla
oynanmakta ve bizler sadece seyirci durumundayız.
Yarın verilen rolü oynamaktan başka seçeneğimiz
kalmayacak.
Siyasi hedefler olarak, büyük bir boşluğa düşürülmüş
durumdayız. Ne Türkiye, ne Avrupa siyasetinde rol
alamayışımızı, gündelik şatafatlı
sözlere kanmamıza bağlıyorum. ‘Avrupa için
siyaset yapacağız’ derken, Türkiye’den de
olduk. Pirinç, bulgur meselesi. Toplumsal hedeflerimiz
konusundaki belirsizlik, enerjimizin boşa harcanmasına
yol açtı. Bu durum, ne yazık ki, kötüleşerek
devam ediyor.
Tabii tüm bunlar, yeni nesillerin ölçüsüz bir ‘kimlik
bunalımı’ içerisine düşmesine yol açmakta.
Kişisel ve toplumsal bir çok yıkımı
beraberinde getiren bu bunalımı derinleştirmek
için ‘kurumsal çabaların var oluşu’ ürkütücü
boyutlarda. Bu türden çabaların arkasından, eşelendiği
zaman kilise kuruluşlarının ve tescilli Türkiye
düşmanı kuruluşların çıktığı
da bir gerçek ve durumu daha da vahimleştiriyor.
Az önce bahsettiğimiz ‘temsil’ meselesi,
halledilmediği müddetçe, siyasilerin elinde
‘oyuncak’ oluşumuzun devamı garanti altına
alınmış demektir.
Mahmut
Aşkar:
Türk-Alman veya Almanya-Türkiye münasebetlerinde her
iki tarafın çıkmazları, tabuları, önyargıları
nelerdir?
Şefik
Kantar:
Türk – Alman ilişkileri çokça zannedildiği
ve anlatıldığı gibi, Prusya dönemindeki
‘silah arkadaşlığı’ ile başlamamaktadır.
Yine Viyana önünde de başlamaz Türk – Alman münasebetleri.
Türk ve Almanların tarih sahnesindeki ilk karşılaşmaları,
Haçlı Seferleri iledir. Anadolu Selçukluları dönemindedir.
Kudüs’e varmak için, Anadolu’dan geçmek isteyen ve
bir çok kez Alman asıllı kralların yönetimindeki
Haçlı güçlerine karşı, başta Kılıç
Arslan olmak üzere, bir çok Türk beyinin yaptıkları
kıran kırana mücadelelerle başlamıştır
Türk-Alman ilişkileri.
Ancak, iki toplumun tabuları arasındaki konular
ele alınırken, ne Anadolu’da yakılıp yıkılan
köyler, katledilen insanlar; ne de mezarları hala
Anadolu’da olan Alman Haçlı komutanları,
kralları pek anlam ifade etmez. İki toplum arasındaki
tabularda ve önyargılarda belirleyici olan, Osmanlı’nın
1683 tarihinde Viyana önlerine gelişidir. O zamanki
Avrupa’da, Almanların Macarlara karşı
uyguladıkları gayri insani davranışların
hesabını sormak bahanesi ile düzenlenen bu sefer;
aradan 3 yüz yılı aşkın bir zaman geçmiş
olmasına rağmen, Avrupalının hafızasından
silinmemektedir. Bu hadise adeta; Avrupa’yı şekillendiren,
içtimai Avrupalılık şuurunun altına
yerleşmiş bir olgu halinde hayatiyetini devam
ettirmekte; en ufak bir bahanede gündeme gelmektedir. Bunu
gündeme getirenler, sıradan halka mensup kişiler
olsa, söylenecek fazla şey olmayabilirdi. Ancak bu
konu, siyasilerin, sosyal bilimcilerin, ilim adamlarının
ve din büyüklerinin gündemi olarak devam ettiği müddetçe,
iki milletin münasebetlerini bu günkünden daha sağlıklı
bir mecraya sokmanın pek mümkün olmadığını
düşünüyorum.
Birinci Dünya Harbi’ndeki silah arkadaşlığımızın,
bizim yararımıza olmaktan ziyade, zararımıza
işlemiş olması da bizim şuur altımızdaki
tabulaşmaların temelini teşkil etmektedir.
İkisi de dünya politikasında zaman zaman
belirleyici olmuş, kötü zamanlarında bile dünyanın
gidişatına etki etmiş Türk ve Alman
milletlerinin, tabulardan kurtulmuş sağlıklı
bir ilişki düzeyine ulaşmaları büyüklüklerinin
bir gereği olmakla birlikte, zannedildiği gibi
kolay ulaşılabilecek bir merhale değildir. Türkiye
ve Almanya arasında çoğunlukla dostça olmasına
rağmen, zaman zaman sertleşen, anlamsızlaşan,
yadırgatan ilişkiyi bu çerçevede değerlendirmek
gerekir kanaatindeyim. Karşısındakinin büyüklüğünü
bilen iki toplumun bazen içine düştüğü
komplekslere dayalı davranış tarzlarının
yokolmasını beklemek yerine, azalmasını
beklemenin daha gerçekçi bir arzu olduğu inancındayım.
Mahmut
Aşkar:
Türk Resmi Kuruluşları ve Sivil Kitle Örgütleri’nden
size göre vatandaşın beklentileri neler olabilir,
hangi konular öncelikli ele alınmalıdır?
Şefik
Kantar:
Türk Resmi Kuruluşları denince akla haliyle
Elçilik ve konsolosluklar gelmektedir. Normalde bir ülkenin
elçiliğinin, diplomatik misyon görevi varken,
Almanya’da 3 milyona yaklaşan Türk varlığı,
resmi Türk kurumlarının fonksiyonunun değişmesine
yol açmıştır. Ancak, diplomatik ilişkilerin
mütekabiliyet denen esas üzerinde yürütülmesi, giderek
bir zafiyet oluşumunu da beraberinde getirmiştir.
Diplomatik misyonun yerini alan vatandaşlık,
pasaport, nüfus vs gibi hususlar, bu kurumların
diplomatik misyonlardan ziyade ‘işlem merkezlerine’
dönüşmesini sağlamıştır. Bu arada,
genel meselelerin halli için çaba gösterme ne yazık
ki bir yana bırakılmış, vatandaşa
da ‘unutulmuşluk, bir yana atılmışlık’
psikolojisi sinmeye başlamıştır. Türk Dış
İşleri’nin sıradaki vatandaşın
hayat şekli ve kafa yapısından uzak davranış
şekli de buna eklenince, arada zaman zaman iyice açılan
mesafeler oluşmuştur.
Vatandaşlarımızın
kurduğu müstakil cemiyetlerle devlet kurumlarının
arası devamlı mesafeli olmuş; siyasi
derneklerin devlete yakınlıkları da
destekledikleri partilerin iktidarları ile sınırlı
kalmıştır. Görünüşte, Türk
cemiyetlerinin hamisi rolünü oynamak istemesine rağmen
Türk temsilciliklerinin rolü, genelde menfi durumlarda
etkisini gösteren bir keyfiyet arz etmiştir. Şöyle
ki, her hangi bir kentte yıllarca Türkiye ve Türk
insanı için çaba sarf eden her hangi bir cemiyet, bu
özverili çalışmaları için taltife, teşekküre,
desteğe sahip olamazken, devlet yetkililerinin
istemedikleri, yanlış buldukları bir davranış
içine girdiklerinde hemen hatırlanır, mercek altına
alınır, hakkında jurnaller düzenlenir hale
gelmişlerdir. Tabii ki bu tarz bir ilişki, sağlıklı
bir cemiyet hayatının oluşmasını sağlayamazdı
ve sağlayamadı da.
Konuyu Sivil Kitle Örgütleri dediğiniz çerçevede
ele almak istediğimizde, açmazın diğer ayağıyla
karşı karşıya gelmekteyiz. Sivil Kitle
Örgütü demekle, kimleri kastettiğinizi anlamakla
birlikte, ben Avrupa’daki kurumlaşmaların bu
seviyeye ulaşabildiği kanaatinde değilim.
Baktığımızda Avrupa’da Türklere ait,
çeşitli alanlarda faaliyet gösteren kuruluşlar
olduğunu görmekteyiz. DİTİB, ATİB, IGMG,
Türk Federasyon, İKM, HDF, DİDF gibi çeşitli
görüşlere sahip insanlar tarafından oluşturulan
bu kuruluşların, Avrupa’da kurulmuş olmalarına
rağmen Avrupai olmadıkları açıktır.
Her biri, gaye olarak ‘Avrupa’daki insanlarımızın
meseleleri’ne yoğunlaştıklarını söylemelerine
rağmen, mesailerinin büyük ekseriyetini, değişik
gayelere matuf çalışmaların oluşturduğu
da bilinmektedir. Sıradan vatandaşın yaşadığı
türden bir kimlik bunalımının,
derneklerimizde olduğunu da söyleyebiliriz. Yani, nasıl
insanlarımız için ‘Ne Türk ne Alman olduğu
belli’ tezi geçerli ise, derneklerimiz için de bu geçerlidir.
Derneklerimiz hayatiyetlerini hala, Türkiye’de yetişmiş
insan ve beyin gücünün kazandırdığı
ivme ile sürdürmektedirler. Bunu, küçümseme ve yadırgama
maksadıyla değil, gerçeğin ortaya konması
açısından ifade ediyorum. Bu hal bir gün değişebilir
mi? Mümkündür. Ancak gayelerin de zamanın şartlarına
göre değişmesi ve belirgin hale getirilmesi
gerekmektedir.
Çoğunlukla, Almanya’daki veya Avrupa’daki
cemiyetlerin bir araya gelememelerinden şikayet
edilmektedir. Bazı konularda ‘asgari müşterekler’
belki bulunabilir ve ortak çalışmalar yapılabilir.
Ancak bunun yerine, cemiyetler kendi öz güçlerini artırmak
suretiyle öne çıkacak çabalar içerisinde olurlarsa
daha yararlı olur. Uzlaşma, diyalog, ortak çalışma
gibi kulağa hoş gelen, gerekli de olan metodlar,
cemiyetlerin arasındaki hizmet yarışı ve
önde olma mücadelesinin azalmasına, hatta yok olmasına
sebep oldu. Halbuki, cemiyet hayatında yarışın,
vatandaşlarımızın problemleri ile alakalı
çalışmalarda önemli olduğuna inanıyorum.
Mücadele etme, illa başkasının yaptığına
karşı çıkmak, yıkıcı olmak,
menfi davranışlar sergilemek anlamında ele alınmamalıdır.
Cemiyetlerimizin diğer bir zafiyeti, kaba tabirle
‘Almanlara yaranma’ zihniyetiyle hareket etmeleridir. Böyle
davranmak suretiyle, taleplerinin karşılanacağını
umanların, zamanla talepsiz hale geldiklerini gördük.
Talepsiz cemiyetlerin ise, orta ve uzun vadede yaşama
şansları yoktur. Bunu, Almanlarla birlikte çalışmama
anlamında söylemiyorum. En geniş manasıyla içinde
yaşadığımız ülkelerin kurumlarıyla
olduğu gibi, siyasi, sosyal cemiyetleriyle de birlikte
çalışmalıyız. Ancak hedeflerimiz,
taleplerimiz, beklentilerimiz ve cemiyetlerimizin varlık
sebepleri hususunda insiyatifi kaybettik mi, fonksiyonsuz ve
vizyonsuz hale geleceğimizi bilmek durumundayız.
Mahmut
Aşkar:
Almanya’da ‘Yabancılar Meselesi’ deyince Türkler
akla gelir. Ekonomik hayatın gittikçe zorlaştığı
bir ortam ve zamanda buradaki Türk azınlık üzerindeki
baskılar da artmaktadır. Geriye (Türkiye) dönük
göç olabilir mi? Batı Avrupa Türkleri’nin geleceğini
nasıl görüyorsunuz?
Şefik
Kantar:
Batı Avrupa’da yaşayan Türklerin günlük
hayatlarındaki sıkıntılar inişli çıkışlı
bir seyir izlemiştir. Daima ekonomik sebeplere dayalı
tahliller yapılarak, bazı şeylerin üstü
kapatılmak istenmiştir. Mesela; Almanya’da işsizliğin
yükselmeye başladığı dönemlerde, işsizliğin
sebebi ülkedeki Türk nüfusu gösterilmiştir.
İşsizliğin reel olarak 7,5 milyona çıktığı
günümüzde yabancı düşmanlığının
daha da yükselmekte olduğunu, ülkedeki tüm yabancılar
sınırdışı edilseler bile işsizlik
meselesinin çözülmeyecek durumda olduğunu görmekteyiz.
Yine başlangıçta, yabancı düşmanı
olanların işsizlikten etkilenen gençler olduğu
varsayılmıştır. Ancak günümüzde
herkes tarafından görülmektedir ki, yabancı düşmanı
dediğimiz, nazi eğilimli aşırı sağcı
gruplar içerisinde büyük oranda orta sınıf
mensubu, entelektüel, politikacı ve bilim adamı
mevcuttur. Bunlar, istikbalden ümitsiz, lümpen, ne yaptığını
bilmeyen kişiler konumunda değildir.
Bilhassa politik arenada, hemen her parti içerisinde yabancı,
daha doğrusu Türk karşıtı bir takım
akımların barındığını görmekteyiz.
Büyük partilerde bu tür akımların bulunması
ve yaşayabilmesini, NPD, DVU gibi hareketlerin varlığına
oranla daha tehlikeli ve vahim bulmaktayım. CDU içerisinde
kaynaklanan, Türkiye’nin AB’ye girişi, Ermeni
meselesi gibi konulardaki tutum; SPD’nin çifte vatandaşlık
konusundaki iki yüzlü tutumu ve aile, cemiyet hayatı,
dini hayat konularındaki anti-Türk ve anti-İslam
davranışların, NPD ve DVU’nun izlediği
ve yaydığı Türk düşmanı
tutumlardan daha masum olduğunu söylemek mümkün değildir.
Bu mesele, kısa sürede çözümlenemeyecek bir
meseledir. Ve bu yanlış akımlar Almanya’da
yaşayan biz Türklerden daha çok Alman toplumuna zarar
verecektir. Çünkü bu tarz davranışlar, hem
Almanya’nın dünyadaki imajını, Türkiye’deki
görüntüsünü ziyadesiyle bozmakta, hem de toplum içerisindeki
huzursuzlukların artmasını beraberinde
getirmektedir.
Türklere karşı gösterilen ayrımcılığın,
Türkiye’ye yeni bir dönüş dalgasına yol açıp
açmayacağı, biraz da Türkiye’deki gelişmelere
bağlıdır. Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve
sosyal istikrarı yakalaması, işsizliğin
had safhada olduğu, yabancı düşmanlığının
arttığı, siyasi istikrarın bozulduğu,
bilhassa gençleri gelecek endişesinin kuşattığı
Almanya’dan göçe yol açabilir. Genelde Almanların
bile Almanya’dan dış ülkelere
kaçışını görünce, bunun gerçekleşebileceğini
daha rahat söyleyebiliriz.
Mahmut
Aşkar:
Burada yetişen nesillerin Türkçe’ye okurken ve
yazarken hakimiyet konusunda ciddi sıkıntıları
vardır. Türkçe olarak basılan gazetelerin
zamanla okuyucu kaybetme endişesi var mı?
Şefik
Kantar:
Türkçe eğitimin azaltılmasına paralel
olarak, buradaki gençlerin Türkçe okuma ve yazma
konusundaki gerilemelerini anlamak kolaydır. Alman hükümetleri
sistemli olarak Türkçe’ye karşı kampanyalar yürütmektedirler.
Almanca öğrenimi bahanesi ardına sığınılarak,
adeta Türkçe’ye karşı bir savaş yürütülmektedir.
Bu konuda Türk Devleti ve kurumlarının
yeterli hassasiyeti gösterdiğini de söyleyebilmek mümkün
değildir. Eğer nesiller hala Türkçe konuşup
anlayabiliyorlarsa bunu, birinci neslin zamanında gösterdiği
çabalarla, son yıllarda devreye giren Türkçe
televizyon kanallarına borçluyuz. Bu hususta Türkçe
gazetelerin de önemli bir rol oynadığını
söyleyebiliriz. Ancak, gerek Türkçe gazetelerin gerekse Türkçe
yayın yapan televizyonların okuyucusuz veya
seyircisiz kalma endişesi devamlı surette
mevcuttur. Çünkü, okullarda Türkçe’ye karşı
yapılan olumsuz yaklaşımın Türkçe
gazetelere ve televizyonlara karşı da yürütülmekte
olduğu gözden kaçmamaktadır. Bu durumda yapılması
gereken, duyarlı kişi, kurum ve kuruluşların,
Türkçe’yi yaşatan kuruluşlara destek olmalarıdır.
Mahmut
Aşkar:
Yerel Türkçe gazetelerin çok önemli bir kültürel,
toplumsal görev üstlendiklerini düşünüyorum. Bu
konuda gerekli ilgi, destek veya teşvik nasıldır?
Şefik
Kantar:
Yerel gazete, dergi ve diğer basılı
organların önemli bir rol ifa ettikleri doğrudur.
Ancak, az önce de ifade ettiğim gibi, bunların
gerekli desteği gördüğünü, ne yazık ki söyleyebilmemiz
mümkün değildir. Almanca yayınlara Alman
kurumları destek vermekte iken, Türkçe yayınlar
Türk makamlarından her hangi bir destek görmemektedirler.
Diğer yandan, şuurlu hareket eden istisnai birkaç
kişi ve kurum dışında, esnaf ve iş
adamlarımızın, dernek ve sair kurumlarımızın
Türkçe’ye yeterli desteği verdiklerini söyleyebilmemiz
mümkün değildir. Ancak, tüm bunlara rağmen,
milletimizin sağduyusunun ve duyarlılığının
Türkçe’yi yaşatacağına inanıyorum.
Mahmut
Aşkar:
Şefik
Bey, bize zaman
ayırarak sorularımızı cevaplandırdınız,
Turkpartner adına size teşekkür ediyorum.
|