|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
mahmut.askar@t-online.de
|

Türkçe Varsa Biz de Varız
Türkçe’ye ihanetin İngilizce’si:
Bu yazının kaleme alındığı günlerde, yine bir
“Eurovision” şarkı yarışmasına Türkiye’nin, İngilizce sözlü
şarkıyla katılacağının kesinleşmiş olması, Türkçe adına ve
Türkçe için, tek kelimeyle bir ihanttir! Bu vebale,
kendilerini “ulusalcı”, “muhafazakâr” ve “milliyetçi” olarak
takdim edenlerin hepsi ortaktır! Kültürel kimliğimizin
olmazsa olmazı olan Türkçe’nin bir yabancı dile feda
edilmesine alkış tutanlar kadar, sessiz kalanlar da vebal
altındadırlar ve böylesi kendini inkârın bedelini gelecek
nesiller daha ağır ödeyeceklerdir. Emperyalizmin en kalıcı
ve korkunç olanı, dil ile gelenidir. Sözde herkesin
emperyalizme karşı olduğu bir ülkede, biraz daha puan
toplamak uğruna ülkeyi, Türkçe değil de, İngilizce şarkıyla
temsil etmek emelinin arka planındaki zihniyet, bizi baskın
kültürün kucağına itmektedir. Bundan birkaç yıl önce adı
geçen yarışmada, yine ingilizce şarkı sözleriyle Türkiye
birinci oldu da ne oldu?... Mevzubahis dil olunca, derdimiz
de katmer katmer açılıyor maalesef ... Şimdi başka bir dil
yarası olan konumuza dönelim:
Türkçe’yle buraya gelenler
Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine “misafir işçi” olarak
gidenler, bu “misafirliğe” konuştukları Türkçe’yle gittiler.
Onların içinde gurbetin acısını en çok hissedenler,
etraflarında Türkçe konuşacak insan bulamayanlar oldu.
Onları iş saatinin dışında ve tatil günlerinde, şehrin tren
istasyonları, birahane, kahvehane gibi belli kapalı
mekânlarda biraraya getiren sebep, Türkçe konuşmak ve
dertleşmek, hatta Türkçe eğlenmek içindi. Hergün WDR’in
(Köln Radyosu) yaptığı Türkçe yayın saati geldiğinde, herkes
radyonun başına üşüşür ve o yıllarda Almanya’daki Türkler
için akan sular dururdu. Almanya üzerine yakılan türküler,
sazıyla sözüyle gurbeti anlatan ozanlar, hep Türkçe’nin
dipdiri olduğu o yıllardan bize intikal eden kültür
kazanımlarıdır.
İlk gelen “Misafir İşçi” nesliyle bugünkü nesillerin
meseleleri, dertleri elbetteki birbiriyle epey farklılıklar
arz etmektedir. Fakat netice itibariyle acılar, sıkıntılar,
hasretlikler farklı boyutlarda da olsa, yine var... Lâkin
bunları saza, söze, şiire dökeceklerin sayısı şimdi yok
denecek kadar az, çünkü Avrupa Türklerinin konuştuğu Türkçe
giderek kan kaybediyor: Üçüncü Nesil Göçmen Türklerle
başlayan süreçte Türkçe yazacak, söyleyecek, hissedecek ve
düşünce üretecek insan pek yetişmiyor. Bu elem verici,
insanın içini karartan, bu kültür coğrafyasında geleceğe
dair ümitleri suya düşüren hazin tablo istenirse iyiye doğru
değişebilir.
Türkçe’yi ete kemiğe büründürmek
İşte bu kötü gidişatı değiştirmek için endişelerimizi ve
hemen akabinde tekliflerimizi Avrupa Türklerinin
temsilcileri ve kanaat önderleriyle müsait bulduğumuz
ortamlarda paylaştık. İlk defa 2005 yılında, “Avrupa
Türkleri Türkçe Kurultayı” teklifimiz kabul gördü ve birçok
Türk kuruluşunun katkısıyla bu kurultayın ilki ve galiba bir
sene sonra da ikincisi gerçekleştirildi. Sonra?... Sonra
hiçbir şey olmadı! Sadece o döneme ait birkaç gazete küpürü,
resimler ve bastırılan kitap ve broşürler hatıra olarak
tozlu raflarda yerlerini aldılar. Tekrar göçün 50. yılı
münasebtiyle, “Türkçe’yi ete kemiğe büründürmek” için farklı
Türk stk’larının temsilcileriyle Türkçe merkezli birliktelik
sağlandı ve ilk adım atıldı. “Türkçe’m, Anadilim, Geleceğim”
adıyla gerçekleştirilen çalıştay, kanaatimce 50 yıllık göç
tarihinde Türklerin yaptığı en hayırlı ve önemli girişimdi.
Çalıştay davetlileri arasında TDK Başkanı Prof. Dr. Mustafa
Kaçalin’in konuşması arasında, “Almanca felsefe dili, Türkçe
şiir dilidir” babından değerlendirmesi, doğrusu garibime
gitmişti. Asırlar öncesinden felsefe medreselerden kovulmasa
ve daha sonraki yıllarda, Almanya’da bir “Frankfurt Okulu”
olduğu gibi, Türkiye’de de benzeri bir felsefe ekolü
gelişmiş olsaydı, Türkçe sadece şair-şiir dili değil,
düşünür-felsefe dili de olmuş olacaktı. Kabahat dilin
kendisinde değil, bu dilde felsefecilerin yetişmesine fırsat
vermeyen dünkü ve bugünkü (bazen siyasî, bazen dinî)
otoritenindir. Her iki dilde de yazan, araştıran birisi
olarak, insan zekasını feylosofça ifade etmede Türkçe’nin
son derece elverişli bir dil olduğunu gördüm.
Sözkonusu Türkçe olunca, seküler ve dinî kuruluşların ortak
hareketleri, her Türkçe sevdalısının yüreğine su serpti.
Yine benzeri bir hüsran yaşamamak için samimiyet ve
heyecanla başlatılan bu girişimin kesintiye uğramadan
yürütülmesi şarttır. Şimdi biz bu gayeye hizmet niyetiyle,
Avrupa Türkleri için anadil odaklı düşüncelerimizi ortaya
koymaya çalışacağız:
Birinci neslin çocuklarını, yeterince Almanca
öğrenemediklerinden eğitim ve öğretimde de son derece
başarısız olduklarından dolayı, “kayıp nesil” olarak
görüyorum. İkinci neslin çocukları ise, Türkçe’den mahrum,
bizden ve yerli toplumdan uzak, kayıp bir nesildir... John
R. Searle; “Dile, parasız ve nikâhsız (evlenmeden) sahip
olabilirsiniz fakat tersine değil (Die Konstruktion der
gesellschaftlichen Wirklichkeit)” diyor. Yani bir dile sahip
olmak için onunla evlenmek veya onu parayla satın almak gibi
bir zorunluluk yoktur ama para kazanmak ve evlenebilmek için
illâ konuşup anlaşabileceğiniz bir lisanınız (dil) olması
şarttır. Zamanında devlet tarafından sunulan topluca Almanca
eğitim ve öğretimden istifade eden Türk çocukları, bugünün
meslek sahibi veya yüksek öğrenim mezunu insanlarıdırlar. O
günlerde, aman çocukalrımız Almanca öğrensin, diye aileler
çırpınıyordu. Bugün itibariyle Almanca mesele olmaktan
çıkınca, aileler şimdi de, aman evladımız Türkçe’yi
unutmasın, diye didiniyorlar. Çünkü Türkçe’yle birlikte bu
kültür coğrafyasına getirdiklerimizin, yine günlük hayatta
giderek geri plana atılan Türkçe’yle birlikte kaybolmaya
başladığını gören ailelerde haklı bir korku ve telaş
başgösterdi.
Hangi dili konuşursan...
Kendisi de Almanya’da yüksek eğitimini yapmış bir
arkadaşım, üniversitede okuyan çocuğundan dert yandı: “Tıpkı
bir Alman gibi düşünüyor, anlaşamıyoruz” dedi. Adam haksız
değildi; ilmî araştırmalar da zaten benzeri bulguları ortaya
koyuyor: “Boroditsky diyor ki; yeni bir lisan
öğrendiğimizde, gerçekten yeni bir düşünme tarzını da
benimsemiş oluyoruz. (Klaus Wilhelm, Gedacht wie gesprochen,
Gehirn und Geist, 7-8/2011)”. Nitekim aynı makalede farklı
dillere mensup insanlar üzerinde yapılan araştırmalarda, dil
ile düşünmek arasında bir bağlantı olduğu sonucuna varılmış.
Meselâ, Alman ressamlar, “ölüm”ü erkek olarak tasavvur
ederken, Rus ressamların tablolarında genellikle kadındır.
Yine İsrailli ilim adamları, Arap kökenli İsrail
vatandaşları üzerinde (2010 yılında) bir araştırma
yapıyorlar. Araştırmaya katılanlara, Yahudi ismi Avi ve Arap
ismi Samir’e karşı önyargılarının derecesini öğrenmek için
testler yapılıyor. İbranice testde Yahudi isimlere karşı
daha az önyargı tesbit edilirken, Arapça yapılan testde de,
tahmin edileceği gibi, Arap isimler daha müsbet çağrışımlar
yaptırıyor.(a.g.e). Bu araştırmadan yola çıkarak; her dilde
dostluk veya düşmanlık gibi kavramlara yüklenen manânın ve
onların çağrıştırdığı müsbet veya menfi yargıların farklı
olması, o dili konuşan toplumun tarihi ve kültürel
değerleriyle alakalıdır. Meselâ, birbirine karşı son derece
olumsuz önyargılara sahip iki millet olan Türkler ve
Yunanlılardaki bu menfiliklerin derecesinin Türkçe’de,
Yunanca’dan daha düşük olduğu kanaatindeyim. Dil üzerine
yapılan aynı araştırmada, anadili İngilizce ve Almanca
olanlar, olayları bir sorumlu aktörle tasvir etmeyi tercih
ederken, Japonca veya İspanyolca konuşanlar başka bir
kritere öncelik vermektedirler.
Özellikle Almanca ve İngilizce’nin hâkim olduğu Batı’da,
İslâm veya Müslüman kavramlarının niçin eli silahlı veya
bombalı aktörlerle ilişkilendirilerek tasvir edildiğini
şimdi daha iyi anlayabiliriz. Bir Alman’ın çocuğu gayet
tabii ki Alman gibi düşünecektir. Bunda bir acaiplik yok...
Fakat bir Türk’ün çocuğu Alman gibi düşünürse, baba-anne ile
oğul veya kız arasında asıl ihtilaf orada başgösterir,
gerginlikler meydana getirir. Baba ile oğul eşit seviyede
aynı dili konuşmadıklarında, kelimelere yüklenen manâlar
dilden dile farklılıklar arz ettiğinde, anlaşmazlıklar
başlar! Bunun adı; dilsiz Türklük, kültürsüz müslümanlıktır.
Anadilin uyuma sağladığı katkı, daha ayağınızı dışarıya
atmadan, evin içinde başlıyor. Aile ocağındaki uyum veya
uyumsuzluk mutlaka dışarıya da yansır. Burada Almaca’yı iyi
bilmek şart fakat toplumla uyum sağlmak için yeterli
değildir.
Türkçe’nin olmadığı yerde...
Eylül 2011’de kaybettiğimiz Yazar Cengiz Dağcı, Türk
edebiyatına kazandırdığı biribirinden değerli eserlerini,
anavatanı Kırım’dan çok uzaklarda ve 92 yıllık ömründe hiç
görmediği Türkiye’nin Türkçesi ile İngiltere’de yazdı.
Merhum Yazarın şu sözlerine dikkatlerinizi celbetmek
isterim:
“Dilini umursamayan, özellikle yabancı bir ortamda, dilini
yitiren bir insan, dilden fazla bir şey yitirir. Yurdu ve
insanları, pörsüye pörsüye, ağara ağara, geri dönmeyecek
şekilde silinip gider onun gözlerinden ve yüreğinden. Gene
de bir insan olarak yaşayabilir belki; ama o artık
kendi yurdunun insanı olmaz; içinde yaşadığı, dilini
benimseyip kabul ettiği yabancı milletin insanı da olmaz.”
(Türk Edebiyatı, Kasım 2011)
Doğrusu bizim de korkumuz odur ki, giderek anadil Türkçe’yi
kaybetmek üzere olan nesillerimiz, ne “bizim insanımız”, ne
de Merhum Cengiz Dağcı’nin deyimiyle, dilini benimseyip,
içinde yaşadığı milletin insanı olur. Gelmekte olan nesiller
adına üzerinde her yönüyle düşünülmesi gereken bir
konu.Türkçe olmasa da olur, mühim olan Almanca’dır,
diyenlerin, kendi evlatlarını iki milletin veya kültürün
arasında kimliksiz insanlar olarak bırakma hakları yoktur.
Bu kimliksizlik, kişiyi “ne İsa’ya ne de Musa’ya
yaranamayan” insan konumuna düşürür. Buna önce Türk
ailelerin ve her türünden kuruluşların inanması ve
sahiplenmesi gerekir ki, hem Almanya hem Türkiye cephesiyle
konu üzerinde görüşürken, durduğumuz yer, söylediğimiz söz
anlaşılsın. İtalyan Yazar Cacciari’nin dediği gibi:
“Anadilden uzaklaşmak demek, her türlü düşüncenin mutlak
kudretine sahip sözün ruhundan uzaklaşmak demektir.”(Kultur,
Migration, Psychoanalyse/1999)
Postmodernlik yeni bir devir değil, ancak semantik
(anlambilim) bir felakettir, diyen yazar, iddiasının
devamında; “Bu semantik felaket, birçoklarını
dilsizleştitiyor (Norbert Bolz, Die Sinngesellgesellschaft)”
diyor. Bizde semantik felaket, kültür hayatımız ve düşünce
dünyamızdaki birçok kökleşmiş sözcük ve kavramların önce
Fransızca’ya, daha sonra da İngilizce’ye feda edilmesiyle
başladı. AvrupaTürklerine gelince; yerli dili “sokak lisanı”
veya “kenar semtin lisanı” seviyesinde konuşmaları, günlük
lisanda kullandıkları kelimelerin azlığı ve anlam kaybına
uğraması, dilsizleşme tehlikesini doğururken, anadilin
ikinci bir dille karıştırılarak kullanılması ise, asıl
felaketin ta kendisidir.
Siemens Vakfı’nın (Siemens Stiftung/Dem Nachwuchs eine
Sprache geben),”Yeni yetişenlere bir lisan vermek” başlıklı
bir araştırmasına göre; Almanca ve Türkçe’yle birlikte
yetişen çocuklar, Almanca ve İngilizce, Almanca-Fransızca
veya Almanca-İspanyolca gibi dillerde yetişenlere kıyasla
daha az kabul görüyorlar. Bu durum bizim için yeni bir bulgu
olmadığı gibi, zaman zaman kamuoyunda ciddi tartışmalara
konu olan; Türkçe’nin bazı okul bahçesi ve benzeri yerlerde
yasaklanma hadisesi maalesef bir Almanya gerçeğidir artık.
Yarım yamalak bildiğiniz dil, anadiliniz de olsa, kendinizi
ancak o kadar ifade edebilir veya savunabilirsiniz.
Türkçe’yi yarım yamalak konuşan yeni nesil Avrupa Türkleri
de, henüz daha bu eksikliğin zaman içinde doğuracağı
vahameti, tecrübe ve birikim itibariyle kavrayabilecek
seviyede olmadıklarından, bu kutlu görev biz büyüklerin
boynunun borcudur.
Amele olarak gittikleri ülkelerde binlerle ifade edilen
siyasi, kültürel, sportif, mesleki dernekler ve mabetler
kuran Birinci Nesil Türkler, yaş ve hizmet itibariyle
misyonlarını tamamladılar. İkinci Nesil de henüz daha aktif
cemiyet hayatından çekilmeden önce, üzerlerine vazife olan,
iki önemli mesuliyeti yerine getirmelidirler:
Bunlarda birincisi; her dernek kendi bünyesinde ve
camiasında Türkçe’ye yeniden hayatiyet kazandırmalı ve
ikincisi de; merkezi Brüksel’de olmak kaydıyla, Türkçe
Konuşan Avrupa Göçmenler Birliği kurulmalıdır. Bu iki
adım atılmazsa, zamanla Avrupa adlı kültür coğrafyasında
Türkçe olmaz! Türkçe’nin olmadığı yerde ise ne biz oluruz,
ne de bizden olanlar...
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Türkçe
Varsa Biz de Varız
Büyük
İnsan
İnsanlığa
Yön Veren Nesiller
Bugünkü
ve Yarınki Toplumlar
Bu
Sesi Duy Türkiye:
Kızgın ve Kırgın Nesiller
Kültürel
Ayrımcılık
İstikbale
Giden Yol Haritamız
Niçin
Öldürüyorlar...
Büyüsü
Bozulan Batı
Yorgun
Adam
Medeniyet
Ülküsü (2)
Medeniyet
Ülküsü
Batı
ve Batılı Değerler Tükenirken...
SAYFA
BASI
|