A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  YAZARLAR  
·  SÖYLEŞİ  
·  EKONOMİ  
·  POLİTİKA  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  KADIN & YAŞAM  
·  SAĞLIK  
·  MUTFAK  
·  ÇOCUKLAR  


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

mahmut.askar@t-online.de










Türkçe Varsa Biz de Varız


Türkçe’ye ihanetin İngilizce’si:
Bu yazının kaleme alındığı günlerde, yine bir “Eurovision” şarkı yarışmasına Türkiye’nin, İngilizce sözlü şarkıyla katılacağının kesinleşmiş olması, Türkçe adına ve Türkçe için, tek kelimeyle bir ihanttir! Bu vebale, kendilerini “ulusalcı”, “muhafazakâr” ve “milliyetçi” olarak takdim edenlerin hepsi ortaktır! Kültürel kimliğimizin olmazsa olmazı olan Türkçe’nin bir yabancı dile feda edilmesine alkış tutanlar kadar, sessiz kalanlar da vebal altındadırlar ve böylesi kendini inkârın bedelini gelecek nesiller daha ağır ödeyeceklerdir. Emperyalizmin en kalıcı ve korkunç olanı, dil ile gelenidir. Sözde herkesin emperyalizme karşı olduğu bir ülkede, biraz daha puan toplamak uğruna ülkeyi, Türkçe değil de, İngilizce şarkıyla temsil etmek emelinin arka planındaki zihniyet, bizi baskın kültürün kucağına itmektedir. Bundan birkaç yıl önce adı geçen yarışmada, yine ingilizce şarkı sözleriyle Türkiye birinci oldu da ne oldu?... Mevzubahis dil olunca, derdimiz de katmer katmer açılıyor maalesef ...  Şimdi başka bir dil yarası olan konumuza dönelim:

Türkçe’yle buraya gelenler

Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine “misafir işçi” olarak gidenler, bu “misafirliğe” konuştukları Türkçe’yle gittiler. Onların içinde gurbetin acısını en çok hissedenler, etraflarında Türkçe konuşacak insan bulamayanlar oldu. Onları iş saatinin dışında ve tatil günlerinde, şehrin tren istasyonları, birahane, kahvehane gibi belli kapalı mekânlarda biraraya getiren sebep, Türkçe konuşmak ve dertleşmek, hatta Türkçe eğlenmek içindi. Hergün WDR’in (Köln Radyosu) yaptığı Türkçe yayın saati geldiğinde, herkes radyonun başına üşüşür ve o yıllarda Almanya’daki Türkler için akan sular dururdu. Almanya üzerine yakılan türküler, sazıyla sözüyle gurbeti anlatan ozanlar, hep Türkçe’nin dipdiri olduğu o yıllardan bize intikal eden kültür kazanımlarıdır.

İlk gelen “Misafir İşçi” nesliyle bugünkü nesillerin meseleleri, dertleri elbetteki birbiriyle epey farklılıklar arz etmektedir. Fakat netice itibariyle acılar, sıkıntılar, hasretlikler farklı boyutlarda da olsa, yine var... Lâkin bunları saza, söze, şiire dökeceklerin sayısı  şimdi yok denecek kadar az, çünkü Avrupa Türklerinin konuştuğu Türkçe giderek kan kaybediyor: Üçüncü Nesil Göçmen Türklerle başlayan süreçte Türkçe yazacak, söyleyecek, hissedecek ve düşünce üretecek insan pek yetişmiyor. Bu elem verici, insanın içini karartan, bu kültür coğrafyasında geleceğe dair ümitleri suya düşüren hazin tablo istenirse iyiye doğru değişebilir.

Türkçe’yi ete kemiğe büründürmek

İşte bu kötü gidişatı değiştirmek için endişelerimizi ve hemen akabinde tekliflerimizi Avrupa Türklerinin temsilcileri ve kanaat önderleriyle müsait bulduğumuz ortamlarda paylaştık. İlk defa 2005 yılında, “Avrupa Türkleri Türkçe Kurultayı” teklifimiz kabul gördü ve birçok Türk kuruluşunun katkısıyla bu kurultayın ilki ve galiba bir sene sonra da ikincisi gerçekleştirildi. Sonra?... Sonra hiçbir şey olmadı! Sadece o döneme ait birkaç gazete küpürü, resimler ve bastırılan kitap ve broşürler hatıra olarak tozlu raflarda yerlerini aldılar. Tekrar göçün 50. yılı münasebtiyle, “Türkçe’yi ete kemiğe büründürmek” için farklı Türk stk’larının temsilcileriyle Türkçe merkezli birliktelik sağlandı ve ilk adım atıldı. “Türkçe’m, Anadilim, Geleceğim” adıyla gerçekleştirilen çalıştay, kanaatimce 50 yıllık göç tarihinde Türklerin yaptığı en hayırlı ve önemli girişimdi. Çalıştay davetlileri arasında TDK Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaçalin’in konuşması arasında, “Almanca felsefe dili, Türkçe şiir dilidir” babından değerlendirmesi, doğrusu garibime gitmişti. Asırlar öncesinden felsefe medreselerden kovulmasa ve daha sonraki yıllarda, Almanya’da bir “Frankfurt Okulu” olduğu gibi, Türkiye’de de benzeri bir felsefe ekolü gelişmiş olsaydı, Türkçe sadece şair-şiir dili değil, düşünür-felsefe dili de olmuş olacaktı. Kabahat dilin kendisinde değil, bu dilde felsefecilerin yetişmesine fırsat vermeyen dünkü ve bugünkü (bazen siyasî, bazen dinî) otoritenindir. Her iki dilde de yazan, araştıran birisi olarak, insan zekasını feylosofça ifade etmede Türkçe’nin son derece elverişli bir dil olduğunu gördüm.

Sözkonusu Türkçe olunca, seküler ve dinî kuruluşların ortak hareketleri, her Türkçe sevdalısının yüreğine su serpti. Yine benzeri bir hüsran yaşamamak için samimiyet ve heyecanla başlatılan bu girişimin kesintiye uğramadan yürütülmesi şarttır. Şimdi biz bu gayeye hizmet niyetiyle, Avrupa Türkleri için anadil odaklı düşüncelerimizi ortaya koymaya çalışacağız:

Birinci neslin çocuklarını, yeterince Almanca öğrenemediklerinden eğitim ve öğretimde de son derece başarısız olduklarından dolayı, “kayıp nesil” olarak görüyorum. İkinci neslin çocukları ise, Türkçe’den mahrum, bizden ve yerli toplumdan uzak, kayıp bir nesildir... John R. Searle; “Dile, parasız ve nikâhsız (evlenmeden) sahip olabilirsiniz fakat tersine değil (Die Konstruktion der gesellschaftlichen Wirklichkeit)” diyor. Yani bir dile sahip olmak için onunla evlenmek veya onu parayla satın almak gibi bir zorunluluk yoktur ama para kazanmak ve evlenebilmek için illâ konuşup anlaşabileceğiniz bir lisanınız (dil) olması şarttır. Zamanında devlet tarafından sunulan topluca Almanca eğitim ve öğretimden istifade eden Türk çocukları, bugünün meslek sahibi veya yüksek öğrenim mezunu insanlarıdırlar. O günlerde, aman çocukalrımız Almanca öğrensin, diye aileler çırpınıyordu. Bugün itibariyle Almanca mesele olmaktan çıkınca, aileler şimdi de, aman evladımız Türkçe’yi unutmasın, diye didiniyorlar. Çünkü Türkçe’yle birlikte bu kültür coğrafyasına getirdiklerimizin, yine günlük hayatta giderek geri plana atılan Türkçe’yle birlikte kaybolmaya başladığını gören ailelerde haklı bir korku ve telaş başgösterdi.

Hangi dili konuşursan...

Kendisi de Almanya’da yüksek eğitimini yapmış bir arkadaşım, üniversitede okuyan çocuğundan dert yandı: “Tıpkı bir Alman gibi düşünüyor, anlaşamıyoruz” dedi. Adam haksız değildi; ilmî araştırmalar da zaten benzeri bulguları ortaya koyuyor: “Boroditsky diyor ki; yeni bir lisan öğrendiğimizde, gerçekten yeni bir düşünme tarzını da benimsemiş oluyoruz. (Klaus Wilhelm, Gedacht wie gesprochen, Gehirn und Geist, 7-8/2011)”. Nitekim aynı makalede farklı dillere mensup insanlar üzerinde yapılan araştırmalarda, dil ile düşünmek arasında bir bağlantı olduğu sonucuna varılmış. Meselâ, Alman ressamlar, “ölüm”ü erkek olarak tasavvur ederken, Rus ressamların tablolarında genellikle kadındır. Yine İsrailli ilim adamları, Arap kökenli İsrail vatandaşları üzerinde (2010 yılında)  bir araştırma yapıyorlar. Araştırmaya katılanlara, Yahudi ismi Avi ve Arap ismi Samir’e karşı önyargılarının derecesini öğrenmek için testler yapılıyor. İbranice testde Yahudi isimlere karşı daha az önyargı tesbit edilirken, Arapça yapılan testde de, tahmin edileceği gibi, Arap isimler daha müsbet çağrışımlar yaptırıyor.(a.g.e). Bu araştırmadan yola çıkarak; her dilde dostluk veya düşmanlık gibi kavramlara yüklenen manânın ve onların çağrıştırdığı müsbet veya menfi yargıların farklı olması, o dili konuşan toplumun tarihi ve kültürel değerleriyle alakalıdır. Meselâ, birbirine karşı son derece olumsuz önyargılara sahip iki millet olan Türkler ve Yunanlılardaki bu menfiliklerin derecesinin Türkçe’de, Yunanca’dan daha düşük olduğu kanaatindeyim. Dil üzerine yapılan aynı araştırmada, anadili İngilizce ve Almanca olanlar, olayları bir sorumlu aktörle tasvir etmeyi tercih ederken, Japonca veya İspanyolca konuşanlar başka bir kritere öncelik vermektedirler.

Özellikle Almanca ve İngilizce’nin hâkim olduğu Batı’da, İslâm veya Müslüman kavramlarının niçin eli silahlı veya bombalı aktörlerle ilişkilendirilerek tasvir edildiğini şimdi daha iyi anlayabiliriz. Bir Alman’ın çocuğu gayet tabii ki Alman gibi düşünecektir. Bunda bir acaiplik yok... Fakat bir Türk’ün çocuğu Alman gibi düşünürse, baba-anne ile oğul veya kız arasında asıl ihtilaf orada başgösterir, gerginlikler meydana getirir. Baba ile oğul eşit seviyede aynı dili konuşmadıklarında, kelimelere yüklenen manâlar dilden dile farklılıklar arz ettiğinde, anlaşmazlıklar başlar! Bunun adı; dilsiz Türklük, kültürsüz müslümanlıktır. Anadilin uyuma sağladığı katkı, daha ayağınızı dışarıya atmadan, evin içinde başlıyor. Aile ocağındaki uyum veya uyumsuzluk mutlaka dışarıya da yansır. Burada Almaca’yı iyi bilmek şart fakat toplumla uyum sağlmak için yeterli değildir.

Türkçe’nin olmadığı yerde...

Eylül 2011’de kaybettiğimiz Yazar Cengiz Dağcı, Türk edebiyatına kazandırdığı biribirinden değerli eserlerini, anavatanı Kırım’dan çok uzaklarda ve 92 yıllık ömründe hiç görmediği Türkiye’nin Türkçesi ile İngiltere’de yazdı. Merhum Yazarın şu sözlerine dikkatlerinizi celbetmek isterim:

“Dilini umursamayan, özellikle yabancı bir ortamda, dilini yitiren bir insan, dilden fazla bir şey yitirir. Yurdu ve insanları, pörsüye pörsüye, ağara ağara, geri dönmeyecek şekilde silinip gider onun gözlerinden ve yüreğinden. Gene de bir insan olarak yaşayabilir belki; ama o artık kendi yurdunun insanı olmaz; içinde yaşadığı, dilini benimseyip kabul ettiği yabancı milletin insanı da olmaz.” (Türk Edebiyatı, Kasım 2011)

Doğrusu bizim de korkumuz odur ki, giderek anadil Türkçe’yi kaybetmek üzere olan nesillerimiz, ne “bizim insanımız”, ne de Merhum Cengiz Dağcı’nin deyimiyle, dilini benimseyip, içinde yaşadığı milletin insanı olur. Gelmekte olan nesiller adına üzerinde her yönüyle düşünülmesi gereken bir konu.Türkçe olmasa da olur, mühim olan Almanca’dır, diyenlerin, kendi evlatlarını iki milletin veya kültürün arasında kimliksiz insanlar olarak bırakma hakları yoktur. Bu kimliksizlik, kişiyi “ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamayan” insan konumuna düşürür. Buna önce Türk ailelerin ve her türünden kuruluşların inanması ve sahiplenmesi gerekir ki, hem Almanya hem Türkiye cephesiyle konu üzerinde görüşürken, durduğumuz yer, söylediğimiz söz anlaşılsın. İtalyan Yazar Cacciari’nin dediği gibi: “Anadilden uzaklaşmak demek, her türlü düşüncenin mutlak kudretine sahip sözün ruhundan uzaklaşmak demektir.”(Kultur, Migration, Psychoanalyse/1999)

Postmodernlik yeni bir devir değil, ancak semantik (anlambilim) bir felakettir, diyen yazar, iddiasının devamında; “Bu semantik felaket, birçoklarını dilsizleştitiyor (Norbert Bolz, Die Sinngesellgesellschaft)” diyor. Bizde semantik felaket, kültür hayatımız ve düşünce dünyamızdaki birçok kökleşmiş sözcük ve kavramların önce Fransızca’ya, daha sonra da İngilizce’ye feda edilmesiyle başladı. AvrupaTürklerine gelince; yerli dili “sokak lisanı” veya “kenar semtin lisanı” seviyesinde konuşmaları, günlük lisanda kullandıkları kelimelerin azlığı ve anlam kaybına uğraması, dilsizleşme tehlikesini doğururken, anadilin ikinci bir dille karıştırılarak kullanılması ise, asıl felaketin ta kendisidir.

Siemens Vakfı’nın (Siemens Stiftung/Dem Nachwuchs eine Sprache geben),”Yeni yetişenlere bir lisan vermek” başlıklı bir araştırmasına göre; Almanca ve Türkçe’yle birlikte yetişen çocuklar, Almanca ve İngilizce, Almanca-Fransızca veya Almanca-İspanyolca gibi dillerde yetişenlere kıyasla daha az kabul görüyorlar. Bu durum bizim için yeni bir bulgu olmadığı gibi, zaman zaman kamuoyunda ciddi tartışmalara konu olan; Türkçe’nin bazı okul bahçesi ve benzeri yerlerde yasaklanma hadisesi maalesef bir Almanya gerçeğidir artık. Yarım yamalak bildiğiniz dil, anadiliniz de olsa, kendinizi ancak o kadar ifade edebilir veya savunabilirsiniz. Türkçe’yi yarım yamalak konuşan yeni nesil Avrupa Türkleri de, henüz daha bu eksikliğin zaman içinde doğuracağı vahameti, tecrübe ve birikim itibariyle kavrayabilecek seviyede olmadıklarından, bu kutlu görev biz büyüklerin boynunun borcudur.

Amele olarak gittikleri ülkelerde binlerle ifade edilen siyasi, kültürel, sportif, mesleki dernekler ve mabetler kuran Birinci Nesil Türkler, yaş ve hizmet itibariyle misyonlarını tamamladılar. İkinci Nesil de henüz daha aktif cemiyet hayatından çekilmeden önce, üzerlerine vazife olan, iki önemli mesuliyeti yerine getirmelidirler:

Bunlarda birincisi; her dernek kendi bünyesinde ve camiasında Türkçe’ye yeniden hayatiyet kazandırmalı ve ikincisi de; merkezi Brüksel’de olmak kaydıyla, Türkçe Konuşan Avrupa Göçmenler Birliği kurulmalıdır. Bu iki adım atılmazsa, zamanla Avrupa adlı kültür coğrafyasında Türkçe olmaz! Türkçe’nin olmadığı yerde ise ne biz oluruz, ne de bizden olanlar...



 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

Türkçe Varsa Biz de Varız
Büyük İnsan
İnsanlığa Yön Veren Nesiller
Bugünkü ve Yarınki Toplumlar
Bu Sesi Duy Türkiye:
Kızgın ve Kırgın Nesiller

Kültürel Ayrımcılık
İstikbale Giden Yol Haritamız
Niçin Öldürüyorlar...
Büyüsü Bozulan Batı
Yorgun Adam
Medeniyet Ülküsü (2)
Medeniyet Ülküsü
Batı ve Batılı Değerler Tükenirken...

 

   
SAYFA BASI

Mahmut Aşkar

Ya Bir Yol Bul, Ya Bir Yol Aç,
 Ya da...
Aileler, cemaatlar, kavimler veya milletler; nefislerinin, kaprislerinin ve şahsi menfaatlerinin esiri olmadan görevini ifa edenlerin omuzlarında yükselirler.Devam

Ali Kılıçarslan

“Müslümanı Avrupalılaştırmak”
Avrupa’nın mı islamlaştığını, bir başka deyişle müslümanlaşacağını öğrenmek isteyenler, özellikle Almanya Türkleri’nin geleceği hakkında fikir yürütenler, bu kitabı mutlaka okumalılar. Devam

Yakup Yurt

SUÇ TERCÜMANDA…
Sokağı kirletenler, işsizlik sigortasını meslek sanıyor ve namusuyla çalışan fikir çöpçülerine küfretmeyi marifet sanıyorlardı. Devam

Şefik Kantar

Batı cephesi bildiğiniz gibi
İçedönük Alman politikalarının temelinde; Almanlığı ve Alman İslamı’nı dayatma, ne şekilde olursa olsun kabul ettirme düşüncesi yatıyor.
Devam

Prof. Dr. Hacı Duran

Bürokratik Yargının Fanatikleri
Günümüzde Türkiye'nin yargı bürokrasisi arasında ortaya çıkan çatışmalar, birçok bakımdan kilisenin yaşadığı bu serüvene benzemektedir. Devam

Hidayet Kayaalp

LAMI CİMİ YOK
Çetelere sövmek, darbecileri lanetlemek belki insanı rahatlatır, ama gelecek nesillerin başına gelecek tehlikeyi ortadan kaldırmaz. Devam

Prof. Dr. Ramazan Demir

Ziya Gökalp’ın İstemediği “Boşolar”...
Etrafını aydınlatan ışık olarak anlam yüklenen “ziya” insan örneğinde en güzel şekilde Ziya Gökalp’ in şahsında anlam bulmuştur.  
Devam

Yakup Tufan

ALMANYA İSLAM KONFERANSI VE MÜSLÜMAN CEMAATLERİN DURUMU
Bu ülke müslümanların da ülkesidir!  Bu devlet müslümanların da devletidir ve onların hak ve hukukunu korumak ve kollamakla mükelleftir! Devam

Leman Kuzu

KABUL  ETMİYORUZ!..
Ey ABD, tüm dünya biliyor ki, sen emperyalist bir güçsün. Devam

Nuran Yelkenci

8 Mart Dünya Kadınlar Gününde Müslüman Türk Kadınının Yeri...
Ev ekonomisini en iyi şekilde yönetebilen akıllı, eğitimli bir kadın neden ülkeyi
 yönetemesin?
Devam

Ozan Yusuf Polatoğlu

Bitlis’de 5  Minare  İsviçre’de 4 Minare
İsviçre’nin Müslümanların yaşamadığı çok kenar çevrelerden yüksek oranda minareye hayır oyları çıkmış, yoksa minareyi çok başka bir şey mi sanıyorlar fıkradaki gibi… Devam

Muhsin Ceylan

Eğitim masallı uyum yalanları...
Günümüzdeki uyumla alakalı sıkıntıların sebeplerinin mevcut kanun ve uyugulamalar olduğunu Sayın Bakan bilmez mi? Devam

Umut Bulut

Kalıbınıza tüküreyim
İnsan olarak en çok da sevdiklerimizden darbe alınca yaralanırız ya, bu yara kolay kolay kabuk tutmaz. Devam

Orhan Aras

KIRMIZI GÜL
Ama hangimiz şimdiye kadar güzel öğütlere kulak vermişiz ki? Hangimiz bile bile hayatımızda pişmanlıklar yaşamamışız ki?
Devam

Mehmet Ali Aladağ

Kötüler ve İyiler
Adam doğan güneşe sırtını çevirdi, batacak güneşten yana yüzünü döndü. Devam

Üzeyir Lokman Çaycı

Bu adam senin baban
Ay yıldızlı bayraklar da yıllar sonra yine devletin asil güçleriyle birlikte bölgede yerlerini almışlardı. Devam

Ayten Kılıçarslan

Kadın Dindarlığına Hürriyet
Neticede kadınlar, başörtüsü ve meslek hayatı arasında tercih yapmak zorunda bırakılmaktadırlar.
Devam

Nurdoğan Aktaş

Türkçe Konuşulan Yerler İstanbul’dur

Tofiq Abidin

RAŞİT DEMİRTAŞ a  UĞURLU YOL
 

İsmail Tüysüz

BİZDEN ÖNCE MASALLARIMIZ GELMİŞ

Doğan Tufan

Bizans Oyunlarına dikkat